Elin Ağızı
Üst Düzeye Çık Sonraki Başlığa Git

 

EL'in Ağızı 

Kalem: Büyükbaba

Dil nedir?

En kaba tanımıyla; insanlar arası iletişim aracı. Duygu ve düşüncelerin başkalarına iletilmesinin aracı olmakla birlikte aynı zamanda, düşünce üretiminde kullandığımız temel imleri içeren bir yığın. Belki de asıl önemli yönü bu dilin. Buradan yola çıkarak, dilin, o dili konuşan insanlar için açık seçik anlaşılırlığı, yaşamı, olup bitenleri kavramak ve bu kavrayışı düşünce üretimine dönüştürmek için çok büyük önem taşıdığını, dilin bulanıklığının, düşünsel gerilemeye, açıklığının ise düşünsel gelişmeye yol açtığını söylemek olası.

Konuyu biraz açalım.

Şöyle bir önerme yanlış olmaz sanırız: Bir dilin içerdiği sözcükler, o dili konuşan insanların ayırtına vardıkları somut veya soyut durum ve kavramların bir kütüğüdür. O toplumun bilgisinin göstergesidir dil.  Bilmediğimiz, ayırtında olmadığımız şeyi isimlendiren, onu açıklayan bir sözcüğe gereksinim duyulabilir mi? Bizim o an için ``olmayan" bir nesneyi, soyut bir durumu anlatacak sözcük, o sözcüğe gereksinim olmadığı için yoktur haznemizde. Aynı şekilde bilmediğimiz bir sözcüğün anlamının ifade ettiği şeyi kavramak da olası değil tabii. Bu yargıları, yaşamı anlamak, olup bitenleri sağlıklı değerlendirmek için tek enstrümanımız olan akıl (düşünceler arasında bağ kurmak) düzlemine taşır ve düşünmenin, en azından düşündüğümüzü başkalarına anlatmanın en anlaşılır yolunun konuşmak olduğunu anımsarsak, dilin açık seçikliğinin kendimizi ifade etmekte de, durumlar arasında neden sonuç bağlarını kurmakta da, hem birey hem toplum için yaşamsal önem taşıdığı sonucuna varırız. 

ANLAMAK-ANLATMAK.

Sartre, ``konuşmanın amacı gördürmektir" demiş.

Sözcükler düşlemde görüntü oluşturma araçlarıdır. Ses dalgasına dönüştürülmüş görüntülerdir de denilebilir.  Birisiyle iletişim kurup, sözcükleri kullanarak bir durumu anlatmaya çalıştığımızda, kendiliğindenlikli bir süreç yaşanır. Karşımızdaki insanın söyledikleri, beynimizde işitsel-görsel bir dönüşüme uğratılır. Kullanılan sözcüğün somut kökünü oluşturan hece, görsel bir imge olarak gözümüzde canlanır ve anlamak denilen durum oluşur. Bu öylesine hızlı bir biçimde olur ki, bilinç ayırtına varmak gereği duymaz ama bilinçaltı, işleyişin böyle olduğunu ele verir. ``Bakın size ne diycem?" tümcesi  güzel bir örnek bence. Ya da, ``dediğine bakılırsa"…

İşte, anlatılanı anlamak bu sürecin doğru işlediğini gösteriyor. Aksi durumda sağlıklı bir işit-gör dönüşümü olmadığından söz edebiliriz. İnsan, dil oluşturma yolunda önce, çevresindeki nesneleri isimlendirmek, sonra da bunlardan yola çıkarak soyut kavramları anlat-acak sözcükleri yaratmak durumunda kalmış. Bu nedenle, dilin yapılanışı gereği sözcük kökleri, nesneldir. Türetme ekleriyle, o somut kökle şu veya bu biçimde ilintili diğer sözcükler oluşturulmuş. Ama anlama sürecinde, sözcüğün kökü anahtar rolündedir. Görsel imgeyi düşlemimizde canlandıran öncelikle köktür. 

YABANCI SÖZCÜKLER

Dil, o dili kullanan insanların, gereksindiği anlatım biçimini tamamen doğal bir süreç içerisinde ortaklaşa oluşturduğu bir yapıya sahip. Bu yapının temel taşları da sözcük kökleri. ``Kök" anlatımından yola çıkarak, sözcükleri ağaca ve türevlerini de ağacın dallarına benzetebiliriz. Bu durumda dil, o toplumun içinde yaşadığı, iletişimsel gereksinmelerini karşıladıkları bir ormandır denilebilir. Örneğin, ``er" kökünü ele alalım. Ermek, erkek, eren, erken, ertelemek, erdem, erek, erik, erişmek, erinmek, erinç gibi sözcükler, bu kökten yükselen ağacın dalları. Oysa, bir dile giren yabancı sözcükler o ormanda kökü olmayan zararlı çalılar gibi. Çünkü imgelemimizde bir görüntü yaratmak için hiçbir nesnel ipucuna yer vermiyorlar. Örneğin, ``kelime" sözcüğü. Ana dilimizin anlama yöntemiyle bakarsak, çağrıştırdığı tek nesnel şey; ``kel".  Oysa,  Türkçe karşılığı ``söz-cük".. Anlatmak istediğini gördürüyor. Ya da iptidai-ilkel, kamil-olgun, hülasa-özet, manzara-görüntü, örf-görenek, mana-anlam gibi. 
 

Yabancı sözcükler, köklerinden kopuk, gördürme yeteneklerinden yoksun oldukları için, Türkçe içerisinde bulanık, ne olduğu tam anlaşılamaz, belirsiz, sonuçta dilimize zararlılar. Dili yeni bir kavramı gördüren kendi öz kökleriyle yaratabileceği sözcüklerden yoksun bırakarak, onun sözcük üretme yetisini de olumsuz yönde etkiliyorlar. Dolayısıyla, yabancı sözcükleri kullanmak zorunda bırakılan toplumların o kavramı anlama ve o kavram üzerine yenilerini kurma yetisini de kısıtlıyorlar. Bilgiyi, bir seçkinler grubunun tekeline bırakıyorlar yavaş yavaş. Çünkü, yabancı sözcükler bir temel oluşturacak kadar belirgin değiller toplum bilincinde. Ancak, o yabancı sözcüğün kökünü görecek kadar o yabancı dille içli dışlı olabilecek olanaklara sahip insanların imgeleminde gerçek anlamıyla canlanabiliyorlar. 

Bu bilinçle bakınca, yüzyıllardır Arapça, Farsça'nın etkisinde kalmış, son yüzyılda Fransızca, İtalyanca ve sonunda İngilizce'nin egemenliğine girmiş olan Türkçe'nin, bugünkü kaos ortamının belki de en önemli etmeni olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyin belirsiz, her anlamın kişiden kişiye değişken olduğu bir toplum. 

Kendi dilini ihraç eden toplumlar, ithal edenler üzerinde egemenlik kuruyorlar, ithal edenleri kendi dillerine bağımlı hale getiriyorlar. Ki, şu günlerde ülkemizde yaşanan durum söylenmek istenilene tam uyuyor. Yoğun bir İngilizce saldırısı, yaşayan Türkçe sözcükleri de birer birer öldürüyor. Türkçe ormanından ağaçlar birer birer kesilip atılıyor. Geriye kalanlar yeni dallar, yeni yemişler, sözcük türevleri veremiyorlar. Yakında Türkçe ormanı oksijen üretemez duruma gelecek ve bizler soluk alamayacağız içine düşdüğümüz bu yabancı ortamda. Ne düşünce üretebileceğiz, ne sanat ne başka bir şey. Yalnızca birbirini yanlış anlayanların yaptıkları gibi kavga...

Artık uyanıp, bu gidişe bir dur demek gereği kaçınılmaz bir durum aldı. Eğer, düşünce üretebilen, yaşanılanları sağlıklı, gerçek biçimleriyle algılar bir toplum olmak istiyorsak, dilimize özen göstermeye de başlamamız gerekiyor. 

Bu bağlamda ``dil sorunu"nu yalnızca bir gramer ya da dil zenginliği meselesi olarak algılayanlardan da söz etmemiz gerekiyor.  Sorun bambaşka bir boyutta. Ne yabancı sözcüklerin Türkçe içinde seslendirilişi ne de yazılışıyla sınırlı. Sorun, gazete köşelerinde ``dil" üzerine yazanların, belki görmek istemedikleri, belki de düşüncelerini birbirine bağlayan sözcükler artık düşman tarafından ele geçirilmiş olduğu için anlayamadıkları denli büyük. 

Yüzyıllarca Türkçe'nin ses zenginliğini yansıtmaktan yoksun bir elifba ile yazılmış, Arap gırtlağıyla seslendirilmiş bir dili, şimdi de batı dillerinin kendilerine özgü  iç mantığıyla yarattıkları sözcüklerin egemenliğinde yok olmaya bırakmayalım lütfen. Balkanlardan taa Çin'e kadar büyük bir alana yayılmış, tüm saldırılara karşın hala yaşayan bu dil kendini yeniden yaratabilir. Yeter ki sözcük üretme işini ``bir başkası" yapsın diye düşünülmesin. Toplumun tüm unsurlarına, yalnızca yazan çizen değil, tüm meslek gruplarına, kendine ve toplumuna saygılı tüm bireylere görev düşüyor. Hala düşünebiliyor ve hala birbirimizi anlayabiliyorken gerekeni yapalım.

Konuyla ilgilenenler, Cengiz Özakıncı'nın ``Dil ve Din" isimli yapıtını edinerek,  detaylı bilgiye ulaşabilirler. 

 

Üst Düzeye Çık Sonraki Başlığa Git